24 Eylül 2009 Perşembe

yedi kuşak öteden gel

Tiflis'ten ayrılmadan önce son eklediğim fotoğrafta, hani şu nehirlerin birleştikleri... işte o manzaraya bakan kilise burası... İçeride beni çok heyecanlandıran bir sürprizle karşılaşmıştık: Gerçek bir düğün... Mumlar, tütsüler ve dualar arasında isli puslu, çok ciddi, çok uhrevi bir havada... Yine de genç çift, arkadaşlarının da kışkırtmasıyla elbette, arada sırada gizli gizli kıkırdamaktan alamıyordu kendini. Başlarının üzerinde tutulan taçlarla, kilisenin ortasındaki beyaz örtülü kümbetin etrafında (belki bir mezar) beş altı tur attılar. Yeniden durduklarında kutsandılar. Birisi, "gelini öpebilirsin" dedi mi bilmiyorum ama masum bir öpücükle nihayetlendi tören. Sonra tebrikler... tebrikler... ve rahatlamış yüzlerde, mutlu gülümsemeler...









Gelinle damadın yanında duran (sağdıçlar mı demeli?) arkadaşlar, doğacak çocukların da vaftiz annesi ve babası oluyormuş. Vaftiz velisi olmak sorumluluk isteyen bir görev. Kilise, aralarında kan bağı olanların, yedi kuşağa kadar hem de, evlenmelerini kati biçimde yasaklıyor. Vaftiz annelik ya da babalık varsa yine akraba oldun sayılıyor, üstelik bu durumda yasak dokuz kuşağı kapsıyormuş. Kan bağı kolay diyorlar, aileler kökenleri hakkında çok iyi bilgi sahibi... Ama sadece kilisenin tuttuğu defterlere yazılan vaftiz kayıtları Sovyet döneminde kaybolup gitmiş. Şimdi, senin kızı benim oğlana alırız diye hayal kuranlar, vaftiz akrabalığından uzak durmalı öyleyse...

16 Eylül 2009 Çarşamba

hoşbuldum

31 ocak'ta, evime geldiğim ilk gece, yine bir elektrik kesintisi yüzünden karanlıkta otururken, birisi kapıyı aralayıp (kim mesela ya da ne ki? :) o saatte çifte kilitli, sürgülü kapıları aralayabilen kim? üstünde siyah ulusal kostümleri ile yaklaşık 50 santimlik bir cin herhal...) sırıtarak ve ne hikmetse anladığım bir dilde konuşarak deseydi ki: "şşşşşşt, ne somurtuyon türk kızı? eylülde izinden döndüğünde, yatağına gömülüp huzur içinde, mutlu mutlu uyuyacaksın"
elime ilk geçen şeyi, balkondaki balkonum kadar uydu antenini mesela kafasına atardım.
dün akşam, havaalanından pazarlıkla bindiğim taksici, ibreyi 180'e dayayıp kente doğru uçarken, içimi sevimsiz bir duygu kaplayacak diye korkmuştum. tek sevimsizlik, sesi çok açık (her zaman öyledir) radyoda bangır bangır çalan (ingilizce) müzikten kafamın şişmesi ile taksicinin yolda hafıza kaybına uğrayıp, evin önünde fazladan para istemesi oldu. gideceğim yeri, binmeden önce tam olarak söylememe rağmen, bana diyor ki 20 lariyi kent merkezi için söyledim, burası 30... adamın omzunu parmağımla dürterek falan cengaverce mücadeleye giriştim. beeeeeeen, (meeee) sana kıpşidze dedim, sen 40 dedin, ben 20 dedim, sen ok dedin. o da ısrarla diyor ki, öyle değilmiş, o merkezi söylemişmiş, burası merkez değilmiş... bozuk plak gibi tekrarlıyorum, sonra hızımı alamayıp, rusça "ben burada çalışıyor, ben biliyorum taksi kaç" diye devam ediyorum. gürcüce söylenip duruyor, bir ara gider gibiyken galiba küfrediyor. yine kolundan çekip, omuzundan omuzundan dürtüklüyorum adamı... beeeeen 20 dedim. seeeen ok dedin... vırvır vır...
"siz türkler böyle, dolar, para, vermek, çok..." diye bişeyler söylüyor aralardan seçtiğim. (sizde dolar çok, burda kazanır, bize vermezsiniz diye araları tamamlıyorum ülke tecrübemle) "dolaaaar? ne doları be? ne diyosun kardeşim sen?" diye bu defa türkçe celallenmişken, pes edip gidiyor. içi çoklukla gıda dolu (bir kilo tarhana misal, yok burada...) bavulları çekiştire çekiştire eve atıyorum kendimi. elbette elektrikler kesik... faturaları, üç kuruşla yaşayan halka başka türlü ödetemeyen kuruluş, (merkezi finlandiya'da olan bir rus şirketine aitmiş. şaka gibi... özellikle enerji alanındaki bu çok uluslu şirketleşmeyi, aracıları, sahiplik yapısını falan üşenmeyip kurcalasa insan aslında... bağlantıları çıkarıp, haritalandırınca, tek bir merkeze ulaşır mıyız diye merak ediyorum) son ödeme tarihini geçirdiğin anda gelip çat diye indiriyor mühürlü, demir dolapların içinde duran saatlerin şalterlerini... sonra faturamı ödedim vallahi diye adamların peşine düşüp, yeniden açtırman gerekiyor. rivayet o ki, doğalgazla suyu kesemiyorlarmış eski usül altyapı yüzünden. boruları kaynakla falan kesip kapatmak gerekiyormuş. doğalgaz saatleri evlerin içinde zaten. her ay bir teyze gelip, ben bulaşık yıkarken, ortalığı silerken ya da yemek pişirirken falan, saati okuyup gidiyor. akraba gibi olduk kadınla...
herneyse, elektrik faturam öksüz kalmış ve doğal olarak kapatmışlar şalterimi. dolaptaki yedek mumları buldum hemen. "yıllarca karanlıkta, gaz lambasıyla yaşadık. sonra gaz da bitti" diyen gürcü arkadaşlarım olmasa, sinirlenirdim belki. buzlukta mahsur kalınca, ayrılıkçı bakterilerin anayurt edindiği halis trabzon tereyağından başka hasar da yok nasılsa... sıcak duş hayallerini yarına erteleyip, erkenden yatarım ne yapayım... öyle de yaptım. pınar'la dışarda bir akşam yemeği ve son havadisler sohbeti yaptıktan sonra eve döndüm. yıllarca bizi "ortopedik, sağlıklı, yaylı yaylı" diyerek, kazık gibi şiltelerin üzerinde uyutan şirketlere bir kez daha söylenerek, yumuş mu yumuş, rahat mı rahat, belime omuruma şefkat gösteren pamuk yatağıma gömülüp uyudum.
ben tiflis'in eylülünü ne bileyim? sanmıştım ki, bütün kentin üstünü örten o koca çınarların yaprakları çoktan sarardı soldu. hava ayaza dönmüş, sevimsiz kış haline bürünmüştür şehir. kocakent, hala yemyeşil pırıldayan ağaçları, çimenleriyle karşıladı beni... yaz bitmiş ama öylesine yumuşak, o kadar hoş bir sonbahar başlamış ki... gökyüzü bulutlu, hava sıcacık. sokağın karşısındaki marketin ışığı, evin içini aydınlatıp bana fener oluyor yine... minicik evimin ahşap zemini hala gıcırdıyor. komşu teyze bu sabah, kapıya sıkıştırıldığı için "evde yokum" tabelasına dönüşen faturalarımı getirdi. birşey olmasın diye almış, saklamış. sabah bilgisayarın başına oturup, bir günde okudum bütün haberleri... ne olup bitmiş diye not aldım. masamın üzerindeki takvime baktım. burada geçecek günlerim, iki parmağımın arasında tuttuğumda, görünmeyecek kadar azalmış...
şu kafasına anten atacağım cin kişi belirse şimdi masamın altında, çok sevdiği türk kahvesinden ikram edip, "nereden bildin cüce? nasıl oluyor da oluyor böyle?" diye soracağım.
sadece alışmamışım çünkü, basbayağı özlemişim memleketini...

15 Ağustos 2009 Cumartesi

kavuşma


Eski başkent Mtskheta'da, Aragvi ve Mtkvari nehirlerinin buluştuğu nokta...
Sözleşmişler, özleyenler, ayrı düşenler, yol gözleyenler için,
şimdi en çok benim için nasıl da ilham verici...
yeniden görüşmek üzere,
sonbaharda!

11 Ağustos 2009 Salı

bir yıl sonra...


acı, üzüntü, çaresizlik...
ama geriye kalan, en çok öfke galiba. "harici" bir düşmana. düşmanlara...
"yok etmek, parçalamak, işgal etmek isteyen. hak iddia eden, boyunduruk altına alan, küçük gören..." (en çok buna kızıyor bu insanlar)
kaybedilen herkes ve herşey için, sessizlik içinde bir dakika...



parlamento binası çevresi ve bütün caddeye yerleştirilmiş cansız mankenler.
üzerlerinde, "geçmişi hatırlatan" sovyet uniformaları... üşenmemiş, koca koca tankları getirmişler caddeye, sokak lambalarını, aşağıya sarkmış kızıl ordu bayraklarıyla donatmışlar. savaşta ölmeyen, yaralanmayan "gerçek" askerler, hevesli gençler tankların üzerine çıkıp şımarmasınlar diye nöbette bekliyor. bu tanklar, bu caddelerde yürüdü... unutmayın!!!


"Anlaşmadan, işgale uzanan yol" serginin adı... Çarlık Rusya'sıyla nispeten iyi ilişkilerden, hiç affedilmeyen işgali ve egemenliğin kaybını, yeniden bağımsızlık çabalarıyla geçen yılları anlatan fotoğraflar ve belgeler... El yazısıyla yazılmış "sürgün, idam emirleri, kovuşturma talimatları" Diyorlar ki, Stalin'den bu ülkede sadece yaşlılar "övgüyle" söz eder, çünkü onlar aksini asla "düşünemedi" bile... Hala korkuyla karışık bir hayranlık duymaları bundan.

Bakın bunlar sürüldü. Şunlar öldürüldü. Öbürleri kayıp...
Nefret etmek için nedenlerimiz var.
Tarih peşimizi bırakmaz, güçlü olmak için birlik olmalıyız, kimse şikayet etmesin.
Bugünün liderlerinin geçmişe "ihtiyacı" var.

Kentin en büyük caddesi bir kez daha kapatılmış. Temsili kontrol noktalarından geçerek girilen "sergi alanında" gezinen yaşlılar, bazı panoların önünde hararetle tartışıyor. Hafızaları ve belgeler arasında paralellik kuruyorlar ya da itiraz ediyorlar belli ki. Gençlerin çoğu için, heryer devasa bir açık hava stüdyosu... Hadi, Çarların resimleri önünde fotoğraf çektirelim.

Savaş nedeniyle evlerini, köylerini, yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalan çocuklar, büyük, mavi güvercinler ve kocaman bayraklar resmediyordu. Bazıları da, televizyondan izledikleri görüntülerin benzerini...

3 Ağustos 2009 Pazartesi

kulaktan kulağa...





izin vakti yaklaştıkça, daha az yazmak ister oldum. her zamanki gibi, önce zihnim terk eyliyor herhalde mekanı... oysa, önümde yoğun olacağını bildiğim günler var. bir savaşın "yıldönümü" yaklaşıyor, keşke kutlanacak birşey olsaydı... yine inanamayarak bakıyorum yazılıp söylenenlere... duyanlar, görenler sanacak ki, yeni bir savaş kapıda, başladı başlayacak. oysa değil, bence değil, ihtiyatı cebimde tutsam da söyleyebilirim şunu: "hayır, olmayacak".
"tüm taraflar" ağzının payını almış görünüyor çünkü, en azından bunu göze alacak yeni bir çıkar hesabına düşmüş değiller şimdilik.
şaşırıp şaşırıp duruyorum, "tanklar yürüyor, ipler gerildi, gerilim artıyor, ateşler açıldı, karşılık verildi, tırmandıkça tırmandı, ha oldu ha olacak" diyen meslektaşlarıma. yahu yok! gerçekten öyle değil... her haber açışımda, bu sözlerle karşılaştığımda, endişe içinde "birşey mi kaçırdım" diye dört dönüyorum. oraya buraya bütün kaynaklara bakıyorum, soruyorum, kurcalıyorum, birşey bulamıyorum. hani ateş, hani tank? yahu ben niye görmüyorum?
ben galiba bu iş için fazla doğrucu ve ihtiyatlıyım. tek bir kelimenin, "gerçek" insanların "gerçek" hayatlarına yapacağı muhtemel etkileri düşündükçe geriliyorum, hele de bizzat şahit olduğum gerçekliğin böylesi kolayca çarpılması karşısında tabiri caizse "dumur oluyorum". kendimi, şu manolyanın kökleri kadar yaşlı bir dinozor gibi hissediyorum bazı zaman... herşey o kadar hızla ve kontrolsüz bir şekilde değişiyor, öylesine çabuk eskiyor, o kadar tanınmaz hale geliyor ki... ışık hızıyla akan, milyonların katıldığı bir "kulaktan kulağa" oyunu gibi... ilk söyleyenin ne dediğini aslında kimse öğrenemiyor, belki de en kötüsü, sonunda kendisi bile hatırlamıyor.
velhasıl,
burada sinirler gergin evet, insanlar korkulu... her açıklamayı suçlamalar zaptediyor. galiba herkes, yaşananları en çok şimdi hatırlıyor. ama bakın teyzeme, botaniğin en huzurlu köşelerinden birinde, oturmuş sessiz sessiz dua okuyor. bütün başkent tatile gitti, sokaklar boşaldı. emlakçı irina bebeğini doğurdu, şimdi de kucağında taşıyarak ev gezdiriyor. yezidi taksici (şarkiyat mezunu, gazeteci) ramaz, çocukları için fransa'ya yerleşme hayalleri kuruyor. yaşlı amcalar akşamları vake parkta satranç oynuyor. gençler, giyinip süslenip barlara doluşuyor. restoranlar, kafeler bile yaz nedeniyle tatile girdi. ama ağustos'a inat, yine deli gibi yağmur yağıyor. sadece kendi ritmine uymuş, sessiz, sakin akıyor hayat.
(ne dedi ne dediiiiii, tıpkı geçen ağustos gibi mi dedi?)

22 Temmuz 2009 Çarşamba

batum'da

Batum'dan bir iki fotoğraf ekledim, bir de dostlara yazdığım mektuptan kısa bir bölüm aşağıda...
(okuyanlar kusura bakmasın)





(...)
buraları, buraların insanlarını nasıl anlatacağımı bir türlü bilmiyorum aslında...
picasso sergisinde, en büyük müzede, başbakanın, devlet bakanının gözünün içine flaş patlata patlata fotoğraf çekebilmek mesela... her istediğimiz binaya (resmi-özel) elimizi kolumuzu sallaya sallaya girebilmek. çitler, güvenlik kordonları, yere çizilmiş protokol çizgileri, koltukların üzerinde muhterem devletlilerin isimlerinin yazılı olduğu kağıtların yokluğu ve bizim "normal" sandığımız bir milyon şeyin aslında hiç de normal olmadığının, doğal olmadığının, kimsenin kimseden bir üstünlüğünün olmadığının "içe işlemiş" bilgisini...
bu hissi, bu insanlık halini nasıl anlatsam?
höt, zöt, dur, nereye demeyen onlarca görevli, yetkili, güvenlikçi, bekçi... batum'daki muhteşem botanik parkının (bir tek rus bitki bilimcinin ömrünü verip yarattığı bir yeryüzü cenneti) eski mi eski ve yıkılmaya yüz tutmuş yönetim binasının içinden çıkıp da, bize nefis bir patika öneren, ısrarla gürcüce, rusça konuşan, anlamasak da bir sürü şey anlatan güvenlik görevlisi... anne baba ben, bitmek bilmeyen ama muhteşem patikada yürürken neden tedirgin olduk ki? bizim içimize işleyen de, "birilerinin bize her daim yalan söyleyip, bir kötülük yapabileceği" bilgisi işte....
oysa, bu ülkede herşey meydanda... elektrik kabloları, doğalgaz boruları, asfaltların ortasında kapağı düşmüş kanalizyon tünellerinin dipleri, yöneticiler, zenginler, yoksullar... kadınlar, bütün kadınların saçları... bazen memeleri... duygular meydanda... havada uçan sandalyeler, sokak ortasında bağırışan adamlar, yolun kenarında kimbilir niye ağlayan "semiçka"cı teyze, geçmişin bütün izleri... zamanın insanların ve ülkenin üzerinde bıraktığı bütün çizgiler... 10 metrekare odalarda 10 kişi yaşayıp da, acaba nerede becerilip de sürülen renkli ojeler parmaklarda...
dünyanın rezil düzeninin camlı ucube yüksek binalar ve bilumum markalı mağazalar ile çoktan içeri sızdığı ama insanların ruhlarına daha sızamadığını söylesem...
ilkokul yıllarımızda, elimizde meyve, su, simit, havlu dolu çantalarımızla, hiçbir "tesisin" olmadığı bakir kıyılarda yaptığımız deniz tatillerini hatırladım batum'da. arkada, plastik sandalyeli, tenteli küçük büfemsi yerlerde pişen, dumur edici lezzette ucuz yemekleri... o zaman dünya çok ama çok büyük bir yerdi sanki. biz, depiş depiş sığıştığımız dolmuşlarla, sanki dünyanın en güzel kumsalına giderdik. çekirdek, haşlanmış mısır ve gazoz satardı sahilde dolaşan kadınlar.
sahip olduğumuz, satın aldığımız, yediğimiz, içtiğimiz, gördüğümüz herşeyin kıymetini ne çok bilirdik.
(...)

21 Temmuz 2009 Salı

sait midixar...


nereye gidiyorsun?

(Nika Memanişvili ve Nato Meton)

18 Temmuz 2009 Cumartesi

evde bir bayram havası

"içimi kemirir durur çok zaman, olur olmaz bir yerde olur olmaz sorular, açılır zaman zaman bir kapı, olur olmaz bir yerden olur olmaz bir yere, bir sinemanın önündeyim, siyah beyaz bir film varmış, annem babam beni çok severmiş..."



Ankara'dan arkadaşım geldi, memleketten ilk misafirim. Cebinde kitaplar ve Duygu'nun içine dünyaları sığdırdığı bir küçük kese ile... Aylardır yaşadığım kenti, iki fazladan gözle yeniden inceledim. Görmediklerimi gördüm, gezmediklerimi gezdim, yediklerimi bi daha yedim :) Trene binip Batum'a gittim, Sarp sınır kapısının ötesine baktım ciğerci kedisi gibi... Neyse ki kapı açıldı, annemle babamı bana getirdi. İki gidip üç döndüm evime, kısacık zamanda Tiflis'i özledim, kendime şaştım. Fotoğraflar, hikayeler birikti, hınçla bastıran sıcaktan erimeye başladılar hatta... Elle tutulacak kıvama gelsinler diye dolaba koydum hepsini. Evimin zilini çalmanın, oturup birlikte yemek yemenin, geceleri mutfakta sohbet etmenin tadını çıkarıyorum şimdi.



3 Temmuz 2009 Cuma

29 Haziran 2009 Pazartesi

tiflis'in azizi


Kentin Baş Azizi Abo (Tiflis ve Bağdat'ın Azizi) Gürcistan'da Sasanilerin hüküm sürdüğü dönemde, Bağdat'ta Müslüman olarak doğmuş. 8. yüzyılda genç bir adamken geldiği Gürcistan'da Ortodoks inancına bağlanmış. Uzun süre İsa'ya bağlandığını gizlemek zorunda kalan Aziz, vaftiz olmuş ve Hıristiyanlığı yaymak için çabalamış. Yeni Emir'in emriyle tutuklanan Abo, dinini değiştirdiği için 786'da idam edilmiş. Bedeni yakılıp, külleri Mktvari (Kura) nehrine atılmış.

28 Haziran 2009 Pazar

tesadüf :)


Burası, kentin en işlek caddesinde, küçücük bir "art cafe" tabelasının işaret ettiği, binaların arkasındaki bir avluda gizlenmiş "ecnebi" kafesi... İngilizce ağırlıklı yabancı yayınların satıldığı (fotoğrafın sol dışında kalan) kitapçı tarafından işletildiği için, masa başına düşen Avrupalı ya da Amerikalı sayısı oldukça fazla. Epey turistik ve hiç de buralı olmadığı için başta çok sevmesem de, konumu ve sessizliği nedeniyle ben de sıklıkla gider oldum.
Bu pazar, Pablo Picasso'nun Tiflis'te açılacak sergisi için yollara düşüp, geleneksel program değişikliği ve yanlış bilgilendirme nedeniyle 4 saatlik bir boş zamana düşünce, gidip bir kahve içeyim dedim. Bir yandan kahvemi içip, bir yandan kitabımı okurken, az ötemdeki masada oturan kadın, ihtiyaç molası için masadan kalktı. Benim de gözüm, okuduğu kitaba ilişti...
Fotoğrafta net görünmüyor biliyorum ama kapağında, "Orhan Pamuk, My Name is Red" yazıyor :)

27 Haziran 2009 Cumartesi

sınır tanımayan nobel


Tiflis'te 11 yıldır, siyasi ve ekonomik krizlere rağmen ara verilmeden bir "kitap festivali" düzenleniyor. Ülkenin ekonomik koşulları ve nüfusu göz önüne alındığında, bu fuar "özenilesi" bir katılımcı ve ziyaretçi sayısına ulaşıyor. "Kız arkadaşlarıyla" buluşup kitap beğenmeye gelmiş yaşlı teyzeleri; çocuklarıyla birlikte gününü fuarda geçiren aileleri görünce bir kez daha anladım ki, bu ülkede insanlar okumayı seviyor.
Şu ayakta duran güzel kapaklı kitap, "Cevdet Bey ve Oğulları". Orhan Pamuk, Gürcüceye çevrilen az sayıdaki Türk yazar arasında ve basıma hazırlanan kitapları da dikkate alındığında yakında bizim edebiyatımızın bu ülkedeki en önemli temsilcisi olacak. "Cevdet Bey..." 2 bin, HarryPotter 20 bin basılmış dediler ama, sonuçta koskoca Nobel, Pamuk'un bavulunda...
(Duyduğuma göre, Ortodoks Kilisesi ruhani lideri Patrik'in "pek faydalı görmediği" Pottercağız da, zaten ancak 7 bin satmış.)

22 Haziran 2009 Pazartesi

elma dersem gelin


(...)
bize doğru açtıkları patikaların ve onlara açılmalarımızın
çimenin adaletinin, ki sarayları çökertir ama arayış türkülerini saklar
dalgalara isim koyan teknenin, hayatın kâsesinin, günlerle dolup
sevdiği şeye dönüşmek için batan
ağacın oldum olası tohum diye bildiği şeye dönüşen belleğin
sözlerin
ekmeğin
kapının ardındaki doğrulara uzanan çocuğun
dünya meclisinde coşkulu hayvanların
yeniden birlikte başlama özleminin
insanların, odadaki insanların, sokaktaki insanların
kıymetini bil herşeyin

gareth evans

(kadim dostlardan birisi, bir kitaba gizlenmiş bu şiirin eksik kelimelerini getirecek bana ankara'dan. bir dostu, bir kitabı, bir şiiri bekliyorum bu aralar... bir de kıymetini bilmeye çalışıyorum herşeyin.)

15 Haziran 2009 Pazartesi

mahallede düğün var(dı)








Pazar günü, biri bu komşu evinden çıkan hoş kız olmak üzere en az 4 tane daha gelin gördüm. Mevsimden de olsa gerek, kiliseler artık fazla mesai yapıyor. Kılıçlarını kuşanmış arkadaşların törendeki vazifeleriyle ilgili en kısa zamanda birilerinden bilgi almam gerekiyor, merak içindeyim. Gelin kızımızı tıpkı bizdeki gibi kornalara basarak ve yeri göğü inleterek almaya gelen cemaatin sesi sokağı birden şenlendirdi. Yanlış anlamadıysam (aslında neredeyse eminim) evde yapılan kısa törende, gelin ve damadın şerefine kadeh kaldırıp üç kez "çok yaşa" diye bağırdılar.
Damadın ve gelinin (makyaj ve kostüm nedeniyle çok belli olmasa da) yaşlarının gençliği beni şaşırtmadı. Oldukça muhafazakar ve geleneklerine bağlı bu toplumda, evlilik yaşı düşük. Gerçi istatistikler, ancak son yıllarda ortalamayı yükselten Türkiye'ye oranla 1980'lerden beri kadınlarda 25-26 yaş ortalamasında kaldıklarını gösteriyor. Bu ortalama, ülkenin en büyük krizlerini yaşadığı 90-2000 yılları arasında 23'e hızlı bir düşüş yapmış.
Genelde düğün için beyaz limuzin kiralanıyor ama bu çiftin seçtiği otomobil pek güzelmiş değil mi? Arkasındaki yazı ve ulusal kostümlü gençler de manidar bir çelişki yaratmış bence. Tek bir kare seçmek zorunda kalsam, ülkenin bugününü anlatmak için buna benzer bir görüntü seçerdim sanırım.

9 Haziran 2009 Salı

gölgemi aldım yanıma


hava gerçekten bir acayip. düne kadar özellikle akşamüstleri yağmur, sel götürüyordu, bugün güneşin altında tam anlamıyla kavrulduk. (biz: ben ve yaklaşık 3 bin muhalif...)
parlamentonun önünde toplanan kalabalıkla birlikte, 4 kilometre olduğunu sonradan öğrendiğim caddeleri aşıp, içişleri bakanlığı binasının önüne kadar bir saatten fazla yürüdük.
tek bir sığınacak gölgenin olmadığı koca alanda, beynimin kaynama derecesi hakkında endişelenirken bu amcayı gördüm. gazete, şemsiye, ceket, çanta hatta buzdolabı kolisinin (!) altına sığınmaya alışkınız ama taptaze ağaç gölgesini yanımda taşımak aklıma gelmemişti hiç...

3 Haziran 2009 Çarşamba

son on günün önemli havadisleri


Hafta boyu süren "deli" yağmurun fotoğrafını çekmeye çalıştım.
Onlarca kareden sonra, sessiz yağmurun yağmur olmadığını anladım.


Hıncını çıkarıp sonunda çekilen yağmurdan sonra bütün renkler geri geldi. Ben en çok, şu kapının eşiğinde uyuyana özendim.

21 Mayıs 2009 Perşembe

nilu evine döndü


evden bu kadar uzaktayken (kilometre değil, gün hesabıyla) fotoğraf makinesini otomatik ayara getirip, sonra telaş içinde koşturup, yan yana poz verecek bir yol arkadaşı bulmak o kadar önemli ki! tekrar aynı karede buluşana kadar, uzun bir bekleme moduna aldık makineleri şimdi.

lilufer, herşey için çok teşekkür ederim.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Yuri ile banyo sohbetleri



Birinize onu anlatmıştım, ama ne zaman, nerede hatırlamıyorum.

Şohbenimin ilk bozulduğu gün, koca koca yeşil gözleri ve upuzun kirpikleriyle banyomda beliren Yuri ustayı... Yaşı yetmişi aşmış Ermeni kökenli bu "genç" adam, ilk tanışmamızda "hani şu uzayı fetheden var ya..." diye öğretmişti kendi adını. Benimkini de ısrarla tekrarlatıp, sonra kağıda yazıp, her görüşmemizde de mükemmel bir şekilde telaffuz etti.

Tiflis'te, Moskova'da üniversite eğitimi almış, elektrik yüksek mühendisi, eski mucit ve gezgin ustam ile dört kez daha banyoda buluştuk. İlk ikisi, şohbenin bozulan termostatını yenilemek için, üçüncüsü damlatan sıcak su borusunu değiştirmek için, sonuncusu da "dünyanın ikinci büyük ihracatçısı" Çin yüzünden.

Yuri'nin pazardan alıp taktığı, şehir şebekesini şohbenime bağlayan boru, bir ay geçmeden yine su akıtmaya başlamıştı. İki gün boyunca yerdeki ince akarsuları çaresizce izleyip, sonunda elimde ingiliz anahtarıyla müdahaleye karar verdim. Anahtarı yerine oturtup, çevirmeye fırsat bulamadan borunun ucu "çıt" diye kırıldı ve kentin ana borularındaki bütün sular yaklaşık 3 metre öteye dümdüz bir çizgi halinde fışkırmaya başladı. Neyse ki, kulağıma, ağzıma, burnuma dolan suları aşarak borunun altındaki vanayı kapatmayı başardım. Sonra malum konuşma, "Alo Yuri, saat beşte benim banyoda buluşalım"

Yuri, elinde yeni alınmış bir boruyla ve gülümseyerek geldi. Eski ve yeni borunun orasını burasını inceleyip, hangi ülkede üretildiklerini anlamaya çalıştık. Bu seferkinin "Çin malı" olmadığını umduğumu söyledim. Beni onayladı. Sonra farklı insanlardan, farklı zamanlarda defalarca duyduğum cümleyi tekrarladı: "Sovyetler zamanında bütün bu malzemeler o kadar sağlam oluyordu ki, 40 yıl bozulmadan, kırılmadan dayanıyordu." Saçlarımdan sular damlayarak, ıslanan herşeyi tek tek kurutmaya çalışırken ben de bunu düşünmüştüm ne tesadüf. Bugün gittiğimiz fuar alanında, şu heykeli ve duvar panosunu görünce de (ne hikmetse?) banyomu ve Yuri'yi hatırladım.

12 Mayıs 2009 Salı